|
Osmanlı devleti döneminde ülkenin en önemli vilayetlerinden biri olan Musul ve çevresi, Yavuz Sultan Selim’in padişahlığı döneminde 1514 tarihinde ki Çaldıran Savaşı sonrası sınırlara dahil edilmiştir. Bölge halkının kendi rızasıyla şiddete başvurmadan Osmanlı topraklarına katılan coğrafya da Osmanlı hilafet makamına biat edilmiştir.
Yaklaşık 300 yıldan fazla süre Musul ve çevresinde Osmanlı idaresine karşı ciddi bir isyana rastlanmamıştır. Şüphesiz bunda ki en büyük etki Osmanlı hoşgörü ve tevazusunun bölgenin Türkmeni, Kürdü ve diğer milletleriyle benimsenmesidir. Lakin petrolün bulunmasıyla Osmanlı Devletinin yıkılış dönemine rastlanan zamanda İtilaf devletlerinin Osmanlı topraklarına göz dikmesi Musul sorunun başlamasına zemin hazırlamıştır.
Musul sorununa sebebiyet veren ve Misak-i Milli sınırları dışında kalması için var gücüyle çalışan devletlerin başında İngiltere gelmekteydi. İngiltere “hasta adam” Osmanlı devletine bir petrol bölgesi olan Musul ve çevresini bırakma niyetinde değildi. Bunu için bölgede çoğunluğa sahip iki millet olan Türkmenler ve Kürtleri birbirine düşürerek sorunu uluslar arası platforma taşımak amacındaydı. Prof. Mim Kemal Öke’ye göre İngilizlerin Kürtler’e gösterdikleri sempatinin, diplomatik veya askeri müdahaleye dönüşmesi zamanla gerçekleşmiştir.
Belgelere göre Mezopotamya ve Musul, büyük Güçlerin Orta Doğu’da petrol arama ve işletme imtiyazları için birbirleriyle yarıştıkları bir bölgedir. 1871 yılında araştırma yapan Alman uzmanlar, Mezopotamya’nın petrol zengini bir coğrafya olduğunu Osmanlı Devletine bildirmiştir.
Büyük Güçlerin Osmanlı topraklarını paylaşmaya çalıştığı dönemde ortaya çıkan “Musul sorunu” beraberinde Kürdistan meselesini de getirmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrası ABD Başkanı Wilson’un açıkladığı ilkelere göre her millet kendi kaderini tayin etme hakkına sahipti. Osmanlı idaresi altında ki doğu ve güney doğu topraklarında Ermeni ve Kürdistan devletlerinin kurulması bu maddenin hayata geçebileceği en uygun alanlardı. Nitekim doğu sınırı Rusya ile imzalanan antlaşma ile garanti altına alınmış, lakin Ermenilerin büyük Ermenistan hayali günümüze kadar devam etmiştir.
Misak-ı Milli sınırları içinde olmasına rağmen Türkiye Cumhuriyeti toprakları dışında kalan Musul üzerinde İngilizlerin çeşitli oyunları görülmektedir. Lozan görüşmelerinde çözülemeyen ve konunun Milletler Cemiyetinde görüşülmesine karar verilmesi sonrası bölgede İngiliz casuslarının Türkiye’ye karşı bölge halkını birbirine düşürme ve kışkırtma girişimleri görüşmüştür. Boğaziçi Üniversitesi Öğretim üyesi Dr. Sevtap Demirci’nin İngiliz arşivlerine dayanan araştırmalarına göre, Musul ve çevresinde yapılması planlanan referandum öncesi ve Kürtlerin çoğunlukla Türkiye topraklarına katılma isteğinde olduğu bir dönemde İngiliz hava kuvvetleri bir gece yarısı hava operasyonu düzenlemişlerdir. Kürtlere gözdağı vermek ve Türk topraklarına katılmalarını önlemek amacıyla düzenledikleri bu saldırıya “Kürdistan Operasyonu” ismini vermişleridir.
Ardından güneydoğu Anadolu bölgesinde meydana gelen Şeyh Sait isyanı Musul’un Türkiye sınırları içerisine katılmasını iyice zorlaştırmış, neticede 1926 yılında imzalanan Ankara Antlaşmasıyla bölge Irak topraklarına bırakılmıştır.
İngilizler bölgeden çekilirken Türkiye-Irak sınırını, bugün Türkiye Cumhuriyetinin bir türlü kökünü kurutamadığı terör sorununa hizmet edecek biçimde çizilmesini sağlamıştır. İki ülke arasında ki sarp dağları sınır çizgisi kabul edilmesi Türkiye’ye Kuzey Irak’tan rahatlıkla terör saldırılarının düzenlenmesine olanak sağlamıştır. Çünkü bölgeye kurulan sınır karakolları ne kadar önlem alınırsa alınsın terör gruplarının açık hedefi haline gelmiştir.
Görüldüğü üzere geçmişten bugüne Kürt ve Türk halkları çeşitli uluslar arası oyunlarla birbirlerine düşürülmeye çalışılmıştır. Osmanlının son döneminden başlayarak günümüze kadar devam eden halkları birbirlerine kırdırma çabası gelecekte de yüzünü değiştirerek devam edecektir. O halde unutulmaması gereken en önemli hususlardan birisi bu coğrafyada hoşgörü, birlik ve beraberlikle yaşamış, akraba olmuş, aynı topraklar için kanını dökmüş milletlerin gelecek nesilleri kendilerinden başka hiçbir devlet veya devlet dışı aktörlerin düşünmelerinin mümkün olmadığını idrak edebilmesidir.
Kendilerine devlet kurma vaadiyle yaşadığı topraklara ihanet etmeye zorlananlar, bugüne kadar nefret ve gözyaşından başka bir şey elde edememişlerdir. Bu özel coğrafyaya barışın iadesini sağlamak başta bu bölge insanlarının sorumluluğu altındadır. |